cenazeci-zekicenazeci-zeki
cenazeci-zekicenazeci-zeki
partena_dentaliaplus

Dünya’nın Kapılarını Açmak

23 Aralık 2016 Cuma, 11:02

Edebiyat, kimilerince hâlâ ‘gerçekçilik’ kapsamında değerlendiriliyor. “ Ben kurmaca okumam” diyenlerle karşılaşıyorum sık sık. Öykü-roman okumanın tam şu anda olup-bitene kayıtsız kalmak anlamına geldiği gibi bir algı var.

Elbette önceki kuşak edebiyatçılarının düşündüğü gibi, edebiyatın ya da özelde kurmacanın dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirebileceği gibi saf bir düşünceye bel bağlamak doğru değil, ama onun işlevini; gerçekliği değiştirip- dönüştürerek yeniden oluşturduğunu da unutmamak gerek.

Günümüz insanı, ateş çemberinden geçen yeryüzünün, içler acısı durumu karşısında yalnız ve umutsuz. Ve dünyanın ne akılla ne de edebiyatla kurtarılabileceğine inanıyor artık. Ama roman ve öykünün gerçekliği kavramamızda hiç mi rolü yok? Gerçeklik, sadece araştırma-inceleme metinlerinin mi konusu! Bir romanın, öykünün oluşturduğu dünya, gerçeklikten büsbütün mü uzak, kopuk?

Sadece roman, öykü değil, sanatın öteki dalları da toplumsal- tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez elbette. Öyle olsa Yaşar Kemal yazını nasıl var olabilir, kalıcılaşabilirdi ki? Onun Çukurovası orada öyle durmaz mı? Ağanın zulmüne karşı duran ırgatları, adaleti sağlamak için dağa çıkan karakterleri… Bir bir geçmez mi önümüzden? Evet, hiçbiri tanıdık gelmez ama anlatının gerçekliği mevcut gerçeklikle örtüşür. Feodal yapının ilişkileri irdelenir. Yaşamdaki gibidir her şey.

  1. Flaubert’in, Madam Bovary romanındaki kadının iç sıkıntısı da tanıdık gelir ama yazarın asıl derdi taşralı bu kadının nezdinde bütün bir burjuva sınıfının çürümüş değerlerini göz önüne sermektir. Kitabı kapatıp düşündüğümüzde kavrarız bunu.

Edebiyat gerçekliği küçümsemez, hor görmez fakat onu kendi mayasıyla mayalamayı da bilir. Yeniden yoğurur. Yazarın görevi de yaşamda ola-gelen olumsuzluklara, çarpıklıklara yüzünü yöneltmektir zaten. Kayıtsız kalmamaktır.

Michelangelo Antonioni’nin dediği gibi: “Gerçekten de, dünyayı tedirginliğe yönelten önemli olaylar karşısında bir aydının yapabileceği en olumsuz şey, insanların dikkatini bu önemli olaylardan uzaklaştıracak konularla uğraşmaya devam etmektir”

partena_dentaliaplus

Sevim Ünal, Ezidi’leri konu ettiği Ezda’nın Çocukları adlı romanı Antonioni’nin tam da vurgu yaptığı görevi üstlenir. Bir aydın sorumluluğu yüklenir Ünal. Sanal gerçekliğin, insanı insana yabancılaştırdığı kaotik bir ortamda, inatla okuruna gerçek dünyanın yıkıcılığını gösterir. Ona ayna tutarak, hem kendine hem de insandaki kıyıcılıkla yüzleştirir.

Bir edebi metnin niteliği sadece sözcüklerin usturuplu, ışıltılı dizilişi ve o anda yarattığı etki değildir hiç kuşkusuz. Daha çok düşüncede, duyguda, tinde ve bedende yarattığı dönüşümde gizlidir kanımca. Kişiyi bir sonraki adıma hazırlayarak yaşamı, olan-biteni sorgulamasıdır. Bir anlatının gücü burada saklıdır zaten, bu dönüşümü ve sorgulamayı başlatabilmesindedir.

Ezda’nın Çocukları, hem gerçekliğe yaslanır hem de bu gerçekliği yeniden yoğurur. Romanda beş ayrı kadının aynı noktada düğümlenen hikâyelerinin peşine düşürür okurunu: Rudeyna, Delal, Asmin, Xezal ve Zelal.

Işid teröristlerince katledilen, aşağılanan, tecavüz edilen bu kadınların yaşadıkları, sayfalarca devam eder. Nefes almaksızın yaşamlarına tanık olursunuz. İçinizden isyan, acıma, öfkeyle karışık bir yığın duygu yükselir ve gelip boğazınızda düğümlenir. Kitabı bitirinceye kadar orada kalır öylece.

Öte yandan bu kadınların kuşatılmışlığı bununla da sınırlı değil; babaları, ağabeyleri, erkek kardeşleri, kocaları tarafından da baskı altında bırakılmışlardır. Kısaca hem içerden hem de dışarıdan sıkıştırılmışlar ve onların nezdinde öteki Ortadoğu kadınları.

Ezda’nın Çocukları, Ortadoğu’daki kadim halkların, uluslararası güçlerin sahneye koyduğu büyük strateji oyununda varlıklarını koruma ve sürdürme mücadelelerini anlatır. Ortak kültüre, kadere, benzer geçmişe sahip olduğumuz Ezidi halkının göz önündeki savaşımıdır konu olan; yaşayışları, inançları bizimle kesişir. Aynı göğün altında, çıplak toprağa birlikte basarız. Yan yana.

Ezda’nın Çocukları, laf kalabalığına girmez, şaşalı cümleler kurmaz. Yalın, akıcı bir mecrada sürüp gider. O, sadece Ortadoğu coğrafyasında, bu toz bulutunun içinde, namlunun hedefindeki yalnız bırakılmış bir halkın çığlığını duymamızı ister. İşaret parmağıyla orayı

gösterir. Kendi dar, çeperlerle örülü dünyamızın dışına çıkarmak ister bizi. Tekdüze yaşamımızın çemberini kırmak ve bu vahşi dünyanın çehresini yeniden açmak ister.

Sibel Ünal

Facebook Yorum

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz