Bazen bir olayın kendisinden çok, ona yüklenen anlamlar konuşulur. Hatta çoğu zaman, gerçek ile algı arasındaki mesafe o kadar açılır ki, ortada konuşulan şeyin ne olduğu bile belirsizleşir. Son günlerde yaşanan tartışma tam da böyle bir tabloyu önümüze koyuyor.
Bir gazetenin attığı manşet:
“Türkiye’de çarşı pazar gezmeyen AKP’li Bakan, Brüksel’de esnaf ziyaretine çıktı.”
Cümle kısa, ima büyük. Okuyanın zihninde hemen bir karşıtlık kuruluyor: “Orada var, burada yok.” Oysa meselenin kendisi bu kadar yüzeysel mi?
Habere konu olan isim, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş. Brüksel’de esnafı ziyaret etmiş, insanlarla sohbet etmiş. Bir siyasetçinin yaptığı en temel eylemlerden biri: temas kurmak.
Ama bu ziyaret, sıradan bir temasın ötesinde bir anlam da taşıyor. Çünkü bu isim, o şehrin sadece bir ziyaretçisi değil; o sokakların, o hayatın içinden gelen biri. Dört kuşak önce başlayan bir göç hikâyesinin bugünkü temsilcisi. Dedelerinin alın teriyle tutunduğu bir coğrafyada büyümüş, o kültürle yoğrulmuş bir hayat.
Dolayısıyla bu ziyaret, bir “program” olmanın ötesinde, bir hafızaya dönüş anlamı da taşıyor. Bir nevi başlangıç noktasına yapılan geri dönüş…
Genç yaşta sivil toplum faaliyetleriyle başlayan yolculuğu, Brüksel’de başörtüsüyle belediye meclisine girmesiyle sembolik bir eşiği aşmıştı. Ardından bölge parlamentosuna uzanan süreçte, yalnızca siyasi bir temsil değil, aynı zamanda kimlik mücadelesi de verdi. Bu süreçte karşılaştığı baskılar, sadece bireysel değil; Avrupa’daki Müslüman kimliğin kamusal alandaki görünürlüğüne dair tartışmaların bir parçasıydı.
İnancından taviz vermemesi, siyasete ara vermesi pahasına aldığı bir karardı. Bu tercih, bugün hâlâ birçok çevre için “anlaşılması zor” olabilir. Ama tam da bu noktada, siyasetin kişisel duruşla kesiştiği yer ortaya çıkar.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’yi temsil eden bir bakan olarak, doğup büyüdüğü şehirde insanlarla buluşması neden bir “çelişki” olarak sunuluyor?
Asıl sorulması gereken soru bu.
Avrupa’da milyonlarca Türk yaşıyor. Bu insanlar sadece birer istatistik değil; ekonomik, kültürel ve siyasi bağlarla Türkiye ile ilişkisini sürdüren bir topluluk. Bir devlet yetkilisinin bu insanlarla temas kurması, sorunlarını dinlemesi, onların hayatına dokunması bir tercih değil, bir sorumluluktur.
Hatta daha ileri gidelim: Bu temaslar aynı zamanda bir dış politika aracıdır. Sessiz ama etkili bir lobi faaliyetidir. Devletin, sınırlarının ötesindeki vatandaşlarına sahip çıktığını göstermesidir.
Buna rağmen yapılan eleştirilerin büyük kısmı, olayın kendisinden ziyade niyet okumaya dayanıyor. “Orada neden var, burada neden yok?” sorusu, gerçek bir sorgulamadan çok, politik bir pozisyonun yansıması gibi duruyor.
Sosyal medyada ise durum daha da çarpıcı. Küçük ama yüksek sesli bir kesim, meseleyi hızla bir öfke nesnesine dönüştürüyor. Eleştiri ile önyargı arasındaki çizgi siliniyor. Tartışma, içerikten kopup kimlikler üzerinden yürütülüyor.
Oysa siyaset, temasla anlam kazanır. İnsanla kurulan bağ kadar değerlidir. Ve bu bağ, bazen bir mahallede, bazen bir ülkede, bazen de bir göç hikâyesinin başladığı sokaklarda kurulur.
Bir bakanın Brüksel’de esnaf ziyareti yapması, tek başına ne büyük bir başarı hikâyesidir ne de eleştirilmesi gereken bir “kusur.” Ama ona yüklenen anlamlar, bize bugünün siyaset ve medya diline dair çok şey anlatır.
Belki de asıl mesele şudur:
Gerçekleri konuşmak yerine, algılar üzerinden tartışmayı tercih eden bir dilin içindeyiz.
Ve bu dil, gürültü üretir… ama hakikati çoğu zaman bastırır.
Son söz niyetine:
Bir insanın doğduğu şehirde insanlarla buluşması kadar doğal bir şey yoktur. Bunu kriz haline getirmek ise, ancak bakış açısıyla açıklanabilir.
Biraz daha sükûnet, biraz daha hakkaniyet…
Belki o zaman hem siyaset hem de gazetecilik, yeniden güven inşa edebilir.


















Yorum Yazın
Facebook Yorum